31 Aralık 2012 Pazartesi

hangi yeni hangi yıl

Yıl 2001...

31 aralık günü, iki ergen olarak ben ve betweenthebars ertesi gün okul olmaması sevinciyle oturup 600Mhz işlemcili bilgisayarda Championship Manager 00-01 oynayacaktık. Yılbaşının daha fazla bir anlamı yoktur zaten baba himayesindeki bir liseli için. Hoş gene yok ya.

Bir kız arkadaşım vardı. İlkti. Komikti. Komik olan o değildi; bendim, şimdi bakınca gülünüyor işte. O zamanlar gönül işlerinin bize göre olmadığını fark edememiştik, ama hayallerimizde elbet bir profil vardı, hem görüntü hem zevkler bakımından. Benimki şuna benziyordu o zamanlar:


Tahminen ya da içimden geçen onunki de şuna;




O Real Madrid oldu, ben de Valencia. Ben Zlatko Zahovic, John Carew, Santiago Canizares dedim, o Celades, Raul, Figo dedi. Oyunun adı cancas spa idi. Tek bilgisayar, 2 kullanıcı... Biri transferleri gizli olsun istiyorsa diye diğerini mutfağa gönderebilirdi. Bu yazılı olmayan ama ciddi bir kuraldı. Oyunda bir gün geçene kadar biz benim ilişkiyi şekle sokmak için bir ton laf ederdik. Oyundan soğutmazdı bu bizi. Çünkü zaten bir şarkıyı bir günde indiremediğimiz, bu yüzden 20 saniyelik nakaratını bulup birkaç saatte indirdiğimize sevindiğimiz bir dönem olduğu için problem yoktu.

Telefon çaldı. Ev telefonu. O arıyordu beni. Evlerine davet etti. Yılbaşı içinmiş. Oha, ben buluşmaktan çekinirken eve çağırmak neydi? İşte komikti. Ama böyle denmezdi. O zaman, çare? Yalan. "Bilgisayarım bozuk, onu yaptırabilmem için tek gün bugün." Gene oha. Yemedi galiba, kızdı tabi. Haklıydı. Sıçmıştım ama yalana da sadık kalıp devam ettim. Kapandı hem mevzu hem telefon. Bir kamyon azar da Haydar betweenthebars Dümen'den yedik...

Ben mutfaktayken o Alman milli forvet Carsten Jancker'i almak için uğraşıyordu; biliyordum, o mutfaktayken ben de Okan Buruk'u Inter'den almak için uğraşıyordum; biliyordu.

İkimiz de transferleri yapabildik. İkimiz de bu yüzden sevinerek girdik yeni yıla. Zihniyet olarak nereye gittiğimiz çok önemli değil de, bugün olsa aynı şeyi yapar mıydık tartışılır, o komik asıl.

Yeni yıllar.

27 Aralık 2012 Perşembe

Sevimli "Kahraman"


Henüz bir ilkokul veledi iken yazın sabahın köründe uyanıp "sevimli kahramanlar" izlerdim, kapıda bir tıkırtı duyunca da kapıya koşar, apartman görevlisi abimizin kapı koluna astığı ekmek ve gazeteyi alırdım. O sıcacık ekmeğin hatrı sayılır bir kısmını gazeteyi okurken yerdim. Spor sayfasını bir an önce okuyup heyecanı kaçsın istemediğimden, ilk sayfadan itibaren olabildiğince okuya okuya giderdim. Hem ev ahalisinin uyanmasına da çok vakit olduğu için kahvaltıya kadar zaman harcamak lazımdı. Düşünüyorum da hayatımda hiç o kadar okumadım gazeteyi. Siyasette Özal ve Demirel'de, ekonomide de Mark'ta kalışım bundanmış demek ki. Bunu da şimdi fark ettim.

1995 senesinin yazında yine böyle erken kalktığım bir gün heyecanla gazeteyi ve ekmeği aldım. Alakam olmayan haberleri, köşe yazılarını okurken spor sayfasında görmeyi tüm yaz beklediğim bir transfer haberi olur da okurum diye gittikçe heyecanlanıyordum. Spor sayfasını çevirdiğimde gördüğüm manşet dün gibi aklımda: "Friedel Cimbom'da"... "Knup Aslan Oldu" , "Evren imzayı attı" gibi birçok manşet de gözümün önünde gerçi, ama bu Friedel biraz farklıydı nedense. Bir önceki sene takıma gelen Litvanyalı Stauce Karşıyaka'ya gidince, İzmirli olmama rağmen epey koymuştu bana. O koymayı geçiren bir haberdi bu. Friedel'ı tanıdığımdan mı, tabii hayır. Uzun, sarışın ve güçlü bir kaleci olduğu resimden belliydi. Tam bir idoldü. Kaleci olmamda bu iki ismin, özellikle Friedel'ın etkisi çok büyüktür.

O zaman ilginç olan bir şey, hemen hemen herkesin transferi benim gibi öğrenmesiydi. "Adam Amerika'lıymış beyler."... "Yok olm, gazete yanlış yazmış Amerika'da futbol bizimki gibi oynanmıyo. İngiliz'dir o." gibi dialoglar... Adam ülkeye gelmiş, imza atmış, fotoğraflar çekilmiş biz ertesi gün öğreniyoruz. Herkes merakla beklerdi ilk maçı. Ne olursa olsun herkes benimserdi yeni adamı ama, hem yabancı olduğundan hem de alternatif olarak başka bilinen çok adam olmadığından. Ya Küçük Mehmet'e kalacaktın, ya da Andreas Köpke'yi getiremeyeceğine göre bu adamı sevecektin.

Şimdi menajerlik sistemi, internet, sosyal medya... O kadar içimizde ki, kulüplerden biri bir oyuncuya selam verse haberi çıkıyor. Kimin kime transfer olacağını günler, haftalar öncesinden tahmin ediyoruz, alternatifler sunup üzerine tartışıyoruz falan. Fakat şöyle bir şey var ki, ben 95 yılında her sabah gazeteyi "birini aldık mı?" diye açıyordum, şimdi de kulübün resmi sitesinde son dakika transfer haberi geçer diye sabahlıyoruz. Yani imzaya kadarki süreçte belirsizlik aynı. Belki şu an gece gerçekleşen hadiseleri sabahında değil, o an öğreniyoruz. Birkaç saat için tüm muhabbet. Ama 95'te huzur içinde uyuyup başka önemli meselelere yoğunlaşabilirken (taso, gazoz kapağı, sokak futbolu, muçi vb.), şu an belki de gereksiz yere fazlaca gündemimizi işgal ediyor bu olaylar.


Mevzunun asıl kısmına döneyim. Brad Friedel... 1995'te geldiği Galatasaray'da 1 yıl kaldıktan sonra ayrıldı İstanbul'dan. Şöyle bir şey var ki; adam 1997 yılında Liverpool'a transfer oldu. 26 yaşındaydı. İlk maçını 27 yaşında (2008) oynadı. O yaşa kadar ülkesi Amerika'dan dışarı sadece İstanbul'a 1 seneliğine gelmiş olan adam, 26 yaşında İngiltere'ye gidip, futbolun beşiğinde kalıcı olmakla kalmıyor:

- İngiltere Premier Lig'de 40.000 dakikanın üzerinde süre alıyor.
- İngiltere Premier Lig'de üstüste oynama dalında 310 maç ile 2. sırada yer alıyor.

Müthiş bir mental olgunluk, profesyonellik, meydan okuma, gövde gösterisi... Ne derseniz deyin!

Not: Dün, halen oynamakta olduğu Tottenham kulübü tarafından olan sözleşmesi 1 yıl daha uzatıldı (2014'e kadar!). Bu adam 1971 doğumlu. 1971. 71. 71. 71. Sözleşmeye göre 43 yaşında da oynuyor olacak. 43. 43. 43. 43...

Not2: üzerinde ilk resimdeki fotoğrafın olduğu mega tasoya sahip olmuş olan bizdendir...

26 Aralık 2012 Çarşamba

Anı





Seneeee 2004 yaş 15…
Müzik teknoloji elektronik tutkusu o yıllardan çok daha önce başlamıştı bizde (ben ve bu projedeki arkadaşım) yaşlar küçüktü ama planladığımız şeyler büyüktü yada bulunduğumuz ortama göre büyüktü diyelim çünkü klasiktir imkanlar daha iyi olsa neler yapmazdık yeaa lık da bir durum vardı yani..
neyse biraz çevreden etkilenme (ör: abiler) (mumin olanlar değil normal abiler) biraz kendi hobi ilgi alakamızla ufak devreler kurma lamba yakma hoparlör bağlama sıfırdan müzik seti yapma falan derken (keşke onlarında resimlerini bulsam) yaşadığımız mahalleye radyo yayını yapma fikrini gerçekleştirmeye geldi sıra. Meslek lisesinde de okumadığımızdan tekniksel ve profesyonel anlamda elektronikten anladığımız yoktu orası kesin ama pratikte fena sayılmazdık. Nekadar pratiğimiz de olsa karıştırdığımız elektronik kitaplarındaki devrelere “haa buda dirençmiş tamam işte yea 5 dirençli bi devre” (?!) den ileri giden bi muhabbetimizde olmadı doğal olarak. Kitaba çalış öğren yap olayına ayıracak vakit zaten yoktu çok yoğunduk yani okul iş falan ondan (?) yoksa onuda yapardık . şimdi olay böyle olunca bizim iki kafadar..bi dk pardon narrotor değişti..öhöm şimdi bu durumda mahalleye radyo yayını yapmak için gerekli olan bir vericiyi biz s.sen yapamazdık o açık. Birine yaptırmamız lazım tamam oda belli..ama işte tanıdık biri yok ve parayla yaptırmak gibi bir durum da yok çünkü hem prensiplerimize aykırı hem de zaten verici olduğu için biyerden izin alınması gerekiyormuş falan filan. Neyse tozların çöplerin içinden çıkarılan en fazla 1980 basımı bir meslek lisesi elektronik kitabında bir fm verici devresi bulunca işler değişti.
Fikir şuydu ordaki devrenin meslek lisesinde okuyan bize dönem ödevi olarak verilmesi. Daha önemlisi hocamız çok rahat J ödevde “tanıdığımız bir kişiden” de yardım alabileceğimizi söylemiş. Yabancı birine gitmeyelim ama tanıdık varsa bakın işte J yani oraya neden tanıdık bir kişi yazmışız halen anlamış değilim ondan bu muhabbetim. Fikir akla yatınca saman kağıdından, parçalanmış kitaptaki devreyi bilgisayar ortamında yeniden hazırlayıp ödev formatına sokmaya sıra geldi. Tabi ki bize gerekli olan program Paint. Paintde devre bire bir çizilir. Kuşku oluşturmaması için tanıdık yardım olayıda altına yazılır ve çıktı alınır. Artık her şey hazır bi elektronik dükkanına götürerek yaptırmak kaldı geriye.
Devreyi yaptırmak için elektronikçiye gittiiik.işte gösterdik falan yalanların ardı arkası yok tabi bizde şöyleydi böyleydi falan adam bi iki bişey sorsa boş boş bakacaz suratına.elektronikçi abi başladı devre için malzemeleri toplamaya, şunu kaçlık koyalım şu mu olsun bu mu o versiyonumu istersiniz şu versiyonumu cart curt gibi soruları da kem kümle atlattık. Adam devreyi yaparken “–ee gençler hangi hoca verdi ödevi” dedi ama biz böyle bir soruyu beklediğimiz için bulunduğumuz merkezdeki meslek lisesi yerine daha uzak bölgede olan meslek lisesinde o dersi veren hocanın adını bulup gitmiştik J “-x hoca verdi abi ya sorma” dedik nasıl olsa onu bilmez o buralarda okumuştur okuduysa diye ama yan bastık (tahtaya). Adam o okullu çıktı ve vaaay daha devam edermiydi yau bilmiyordum falan filan derken hafif bir içe sıçış yaşasakda orayı da atlattık.. İşlerin yolunda gitmesinin rahatlığıyla o sıradada ortamda bulunan televizyonda tsunami var onu anlatıyor haberler ben dalmışım. Adam bizim “dönem ödevini” yapıyor ben ayıla bayıla tv izliyorum tabi tribi yedik doğal olarak da allahtan arkadaş ilgi alakayı gösterip durumu dengelemişti.
İşte böyle aksiyonlarla atlatıp devreyi yaptrdık çalıştı da..ufak çapda bir yayın sağladı ama istediğimiz alamadık çok geniş bir çapa yayılamadık çünkü ve bu da hevesi kırınca başka projelerin yoluda gözüktü..
not: nike; aferin yaptık anlamı katması açısından kareografiye eklenmiştir.


Sonuç: o arkadaşım şimdi kendi fm radyo şirketinde çalışıyor.yaa ciddiyim..ama oha demeyin çünkü bahsettiğim mumin olmayan abinin zaten ada da yayın yapan resmi radyosu vardı o abide bizim elemanın öz abisi olunca e tabi doğal olarak abisinin yolundan gitti J e ben ne yaptım tabiî ki gitmedim bu işlere de yönelmedim radyoyu bırak elektroniğide geçtim.okuyacaktık ya hobileri yetenekleri falan bıraktık..başka bir yol çizelim dedik o da karalama oldu şimdilik dur bakalım.
(Artık çıkarımları siz yapın)

3 Aralık 2012 Pazartesi

huzur-2


imdb hakkındaki fikirlerim çok değişken. Genelde ters kalıyorum. Film zevkim kötü olduğundan veya filmden anlamayan biri olduğumdandır.

Mar Adentro (2004). Film hakkında söylenecek şeyler betweenthebars'ta. O anlatsın. Çok daha iyi yapar benden. Bana ağlarsın demişti. Ağlamadım. Normalde film izlerken yalnızsam ağlayacak kadar duygusallaşabiliyorum, ama bu filmde o kadar yoğun bir düşünce kaosundaydım ki, duygusuna kaptıramadım bile. Birkaç kez filmi durdurup aklımdakileri not etmek istedim, ama filmi bölmeyeyim ve kıçımın pozisyonunu bozmayayım diye kalkmadım, ama hem sürekli eklenen fikirleri hem de çağrıştırdıklarını düşünmek, bu esnada konudan kopmamak zordu. Şimdi farkettim, film yormuş lan beni. Ama film boyunca patlamış mısıra, elindeki akıllı telefona odaklanıp en son katil kızın sevgilisi çıkınca "ohaa, vay bee, adamlar ne film yapmış aabii" demektense, bu his çok daha yeğdir.

Aylaklığın da getirdiği teşvikle bir süre J.S.Bach dinlerken üzerinde düşünme fırsatı bulacağım tonla soru su yüzüne çıktı. Tabi bu soruların hepsiyle daha önceleri çok çok fazla haşır neşir oldum; hepimiz olmuşuzdur. Birkaçı:

Aşk ne kadar bencillik içerir, ne kadar içermelidir?
Ölme isteği ne kadar bencillik içerir?
Bir insanın ölmesini istememek ne kadar bencillik içerir?
...

Bencillikle samimiyet arasında kurduğum çok yönlü garip bir bağ var sanki ve istemeden en çok onu kurcaladım filmde.

Sonra devreleri yakınca yaktı oluyoruz.
ek: filmin en güzel sahnesi