31 Aralık 2012 Pazartesi

hangi yeni hangi yıl

Yıl 2001...

31 aralık günü, iki ergen olarak ben ve betweenthebars ertesi gün okul olmaması sevinciyle oturup 600Mhz işlemcili bilgisayarda Championship Manager 00-01 oynayacaktık. Yılbaşının daha fazla bir anlamı yoktur zaten baba himayesindeki bir liseli için. Hoş gene yok ya.

Bir kız arkadaşım vardı. İlkti. Komikti. Komik olan o değildi; bendim, şimdi bakınca gülünüyor işte. O zamanlar gönül işlerinin bize göre olmadığını fark edememiştik, ama hayallerimizde elbet bir profil vardı, hem görüntü hem zevkler bakımından. Benimki şuna benziyordu o zamanlar:


Tahminen ya da içimden geçen onunki de şuna;




O Real Madrid oldu, ben de Valencia. Ben Zlatko Zahovic, John Carew, Santiago Canizares dedim, o Celades, Raul, Figo dedi. Oyunun adı cancas spa idi. Tek bilgisayar, 2 kullanıcı... Biri transferleri gizli olsun istiyorsa diye diğerini mutfağa gönderebilirdi. Bu yazılı olmayan ama ciddi bir kuraldı. Oyunda bir gün geçene kadar biz benim ilişkiyi şekle sokmak için bir ton laf ederdik. Oyundan soğutmazdı bu bizi. Çünkü zaten bir şarkıyı bir günde indiremediğimiz, bu yüzden 20 saniyelik nakaratını bulup birkaç saatte indirdiğimize sevindiğimiz bir dönem olduğu için problem yoktu.

Telefon çaldı. Ev telefonu. O arıyordu beni. Evlerine davet etti. Yılbaşı içinmiş. Oha, ben buluşmaktan çekinirken eve çağırmak neydi? İşte komikti. Ama böyle denmezdi. O zaman, çare? Yalan. "Bilgisayarım bozuk, onu yaptırabilmem için tek gün bugün." Gene oha. Yemedi galiba, kızdı tabi. Haklıydı. Sıçmıştım ama yalana da sadık kalıp devam ettim. Kapandı hem mevzu hem telefon. Bir kamyon azar da Haydar betweenthebars Dümen'den yedik...

Ben mutfaktayken o Alman milli forvet Carsten Jancker'i almak için uğraşıyordu; biliyordum, o mutfaktayken ben de Okan Buruk'u Inter'den almak için uğraşıyordum; biliyordu.

İkimiz de transferleri yapabildik. İkimiz de bu yüzden sevinerek girdik yeni yıla. Zihniyet olarak nereye gittiğimiz çok önemli değil de, bugün olsa aynı şeyi yapar mıydık tartışılır, o komik asıl.

Yeni yıllar.

27 Aralık 2012 Perşembe

Sevimli "Kahraman"


Henüz bir ilkokul veledi iken yazın sabahın köründe uyanıp "sevimli kahramanlar" izlerdim, kapıda bir tıkırtı duyunca da kapıya koşar, apartman görevlisi abimizin kapı koluna astığı ekmek ve gazeteyi alırdım. O sıcacık ekmeğin hatrı sayılır bir kısmını gazeteyi okurken yerdim. Spor sayfasını bir an önce okuyup heyecanı kaçsın istemediğimden, ilk sayfadan itibaren olabildiğince okuya okuya giderdim. Hem ev ahalisinin uyanmasına da çok vakit olduğu için kahvaltıya kadar zaman harcamak lazımdı. Düşünüyorum da hayatımda hiç o kadar okumadım gazeteyi. Siyasette Özal ve Demirel'de, ekonomide de Mark'ta kalışım bundanmış demek ki. Bunu da şimdi fark ettim.

1995 senesinin yazında yine böyle erken kalktığım bir gün heyecanla gazeteyi ve ekmeği aldım. Alakam olmayan haberleri, köşe yazılarını okurken spor sayfasında görmeyi tüm yaz beklediğim bir transfer haberi olur da okurum diye gittikçe heyecanlanıyordum. Spor sayfasını çevirdiğimde gördüğüm manşet dün gibi aklımda: "Friedel Cimbom'da"... "Knup Aslan Oldu" , "Evren imzayı attı" gibi birçok manşet de gözümün önünde gerçi, ama bu Friedel biraz farklıydı nedense. Bir önceki sene takıma gelen Litvanyalı Stauce Karşıyaka'ya gidince, İzmirli olmama rağmen epey koymuştu bana. O koymayı geçiren bir haberdi bu. Friedel'ı tanıdığımdan mı, tabii hayır. Uzun, sarışın ve güçlü bir kaleci olduğu resimden belliydi. Tam bir idoldü. Kaleci olmamda bu iki ismin, özellikle Friedel'ın etkisi çok büyüktür.

O zaman ilginç olan bir şey, hemen hemen herkesin transferi benim gibi öğrenmesiydi. "Adam Amerika'lıymış beyler."... "Yok olm, gazete yanlış yazmış Amerika'da futbol bizimki gibi oynanmıyo. İngiliz'dir o." gibi dialoglar... Adam ülkeye gelmiş, imza atmış, fotoğraflar çekilmiş biz ertesi gün öğreniyoruz. Herkes merakla beklerdi ilk maçı. Ne olursa olsun herkes benimserdi yeni adamı ama, hem yabancı olduğundan hem de alternatif olarak başka bilinen çok adam olmadığından. Ya Küçük Mehmet'e kalacaktın, ya da Andreas Köpke'yi getiremeyeceğine göre bu adamı sevecektin.

Şimdi menajerlik sistemi, internet, sosyal medya... O kadar içimizde ki, kulüplerden biri bir oyuncuya selam verse haberi çıkıyor. Kimin kime transfer olacağını günler, haftalar öncesinden tahmin ediyoruz, alternatifler sunup üzerine tartışıyoruz falan. Fakat şöyle bir şey var ki, ben 95 yılında her sabah gazeteyi "birini aldık mı?" diye açıyordum, şimdi de kulübün resmi sitesinde son dakika transfer haberi geçer diye sabahlıyoruz. Yani imzaya kadarki süreçte belirsizlik aynı. Belki şu an gece gerçekleşen hadiseleri sabahında değil, o an öğreniyoruz. Birkaç saat için tüm muhabbet. Ama 95'te huzur içinde uyuyup başka önemli meselelere yoğunlaşabilirken (taso, gazoz kapağı, sokak futbolu, muçi vb.), şu an belki de gereksiz yere fazlaca gündemimizi işgal ediyor bu olaylar.


Mevzunun asıl kısmına döneyim. Brad Friedel... 1995'te geldiği Galatasaray'da 1 yıl kaldıktan sonra ayrıldı İstanbul'dan. Şöyle bir şey var ki; adam 1997 yılında Liverpool'a transfer oldu. 26 yaşındaydı. İlk maçını 27 yaşında (2008) oynadı. O yaşa kadar ülkesi Amerika'dan dışarı sadece İstanbul'a 1 seneliğine gelmiş olan adam, 26 yaşında İngiltere'ye gidip, futbolun beşiğinde kalıcı olmakla kalmıyor:

- İngiltere Premier Lig'de 40.000 dakikanın üzerinde süre alıyor.
- İngiltere Premier Lig'de üstüste oynama dalında 310 maç ile 2. sırada yer alıyor.

Müthiş bir mental olgunluk, profesyonellik, meydan okuma, gövde gösterisi... Ne derseniz deyin!

Not: Dün, halen oynamakta olduğu Tottenham kulübü tarafından olan sözleşmesi 1 yıl daha uzatıldı (2014'e kadar!). Bu adam 1971 doğumlu. 1971. 71. 71. 71. Sözleşmeye göre 43 yaşında da oynuyor olacak. 43. 43. 43. 43...

Not2: üzerinde ilk resimdeki fotoğrafın olduğu mega tasoya sahip olmuş olan bizdendir...

26 Aralık 2012 Çarşamba

Anı





Seneeee 2004 yaş 15…
Müzik teknoloji elektronik tutkusu o yıllardan çok daha önce başlamıştı bizde (ben ve bu projedeki arkadaşım) yaşlar küçüktü ama planladığımız şeyler büyüktü yada bulunduğumuz ortama göre büyüktü diyelim çünkü klasiktir imkanlar daha iyi olsa neler yapmazdık yeaa lık da bir durum vardı yani..
neyse biraz çevreden etkilenme (ör: abiler) (mumin olanlar değil normal abiler) biraz kendi hobi ilgi alakamızla ufak devreler kurma lamba yakma hoparlör bağlama sıfırdan müzik seti yapma falan derken (keşke onlarında resimlerini bulsam) yaşadığımız mahalleye radyo yayını yapma fikrini gerçekleştirmeye geldi sıra. Meslek lisesinde de okumadığımızdan tekniksel ve profesyonel anlamda elektronikten anladığımız yoktu orası kesin ama pratikte fena sayılmazdık. Nekadar pratiğimiz de olsa karıştırdığımız elektronik kitaplarındaki devrelere “haa buda dirençmiş tamam işte yea 5 dirençli bi devre” (?!) den ileri giden bi muhabbetimizde olmadı doğal olarak. Kitaba çalış öğren yap olayına ayıracak vakit zaten yoktu çok yoğunduk yani okul iş falan ondan (?) yoksa onuda yapardık . şimdi olay böyle olunca bizim iki kafadar..bi dk pardon narrotor değişti..öhöm şimdi bu durumda mahalleye radyo yayını yapmak için gerekli olan bir vericiyi biz s.sen yapamazdık o açık. Birine yaptırmamız lazım tamam oda belli..ama işte tanıdık biri yok ve parayla yaptırmak gibi bir durum da yok çünkü hem prensiplerimize aykırı hem de zaten verici olduğu için biyerden izin alınması gerekiyormuş falan filan. Neyse tozların çöplerin içinden çıkarılan en fazla 1980 basımı bir meslek lisesi elektronik kitabında bir fm verici devresi bulunca işler değişti.
Fikir şuydu ordaki devrenin meslek lisesinde okuyan bize dönem ödevi olarak verilmesi. Daha önemlisi hocamız çok rahat J ödevde “tanıdığımız bir kişiden” de yardım alabileceğimizi söylemiş. Yabancı birine gitmeyelim ama tanıdık varsa bakın işte J yani oraya neden tanıdık bir kişi yazmışız halen anlamış değilim ondan bu muhabbetim. Fikir akla yatınca saman kağıdından, parçalanmış kitaptaki devreyi bilgisayar ortamında yeniden hazırlayıp ödev formatına sokmaya sıra geldi. Tabi ki bize gerekli olan program Paint. Paintde devre bire bir çizilir. Kuşku oluşturmaması için tanıdık yardım olayıda altına yazılır ve çıktı alınır. Artık her şey hazır bi elektronik dükkanına götürerek yaptırmak kaldı geriye.
Devreyi yaptırmak için elektronikçiye gittiiik.işte gösterdik falan yalanların ardı arkası yok tabi bizde şöyleydi böyleydi falan adam bi iki bişey sorsa boş boş bakacaz suratına.elektronikçi abi başladı devre için malzemeleri toplamaya, şunu kaçlık koyalım şu mu olsun bu mu o versiyonumu istersiniz şu versiyonumu cart curt gibi soruları da kem kümle atlattık. Adam devreyi yaparken “–ee gençler hangi hoca verdi ödevi” dedi ama biz böyle bir soruyu beklediğimiz için bulunduğumuz merkezdeki meslek lisesi yerine daha uzak bölgede olan meslek lisesinde o dersi veren hocanın adını bulup gitmiştik J “-x hoca verdi abi ya sorma” dedik nasıl olsa onu bilmez o buralarda okumuştur okuduysa diye ama yan bastık (tahtaya). Adam o okullu çıktı ve vaaay daha devam edermiydi yau bilmiyordum falan filan derken hafif bir içe sıçış yaşasakda orayı da atlattık.. İşlerin yolunda gitmesinin rahatlığıyla o sıradada ortamda bulunan televizyonda tsunami var onu anlatıyor haberler ben dalmışım. Adam bizim “dönem ödevini” yapıyor ben ayıla bayıla tv izliyorum tabi tribi yedik doğal olarak da allahtan arkadaş ilgi alakayı gösterip durumu dengelemişti.
İşte böyle aksiyonlarla atlatıp devreyi yaptrdık çalıştı da..ufak çapda bir yayın sağladı ama istediğimiz alamadık çok geniş bir çapa yayılamadık çünkü ve bu da hevesi kırınca başka projelerin yoluda gözüktü..
not: nike; aferin yaptık anlamı katması açısından kareografiye eklenmiştir.


Sonuç: o arkadaşım şimdi kendi fm radyo şirketinde çalışıyor.yaa ciddiyim..ama oha demeyin çünkü bahsettiğim mumin olmayan abinin zaten ada da yayın yapan resmi radyosu vardı o abide bizim elemanın öz abisi olunca e tabi doğal olarak abisinin yolundan gitti J e ben ne yaptım tabiî ki gitmedim bu işlere de yönelmedim radyoyu bırak elektroniğide geçtim.okuyacaktık ya hobileri yetenekleri falan bıraktık..başka bir yol çizelim dedik o da karalama oldu şimdilik dur bakalım.
(Artık çıkarımları siz yapın)

3 Aralık 2012 Pazartesi

huzur-2


imdb hakkındaki fikirlerim çok değişken. Genelde ters kalıyorum. Film zevkim kötü olduğundan veya filmden anlamayan biri olduğumdandır.

Mar Adentro (2004). Film hakkında söylenecek şeyler betweenthebars'ta. O anlatsın. Çok daha iyi yapar benden. Bana ağlarsın demişti. Ağlamadım. Normalde film izlerken yalnızsam ağlayacak kadar duygusallaşabiliyorum, ama bu filmde o kadar yoğun bir düşünce kaosundaydım ki, duygusuna kaptıramadım bile. Birkaç kez filmi durdurup aklımdakileri not etmek istedim, ama filmi bölmeyeyim ve kıçımın pozisyonunu bozmayayım diye kalkmadım, ama hem sürekli eklenen fikirleri hem de çağrıştırdıklarını düşünmek, bu esnada konudan kopmamak zordu. Şimdi farkettim, film yormuş lan beni. Ama film boyunca patlamış mısıra, elindeki akıllı telefona odaklanıp en son katil kızın sevgilisi çıkınca "ohaa, vay bee, adamlar ne film yapmış aabii" demektense, bu his çok daha yeğdir.

Aylaklığın da getirdiği teşvikle bir süre J.S.Bach dinlerken üzerinde düşünme fırsatı bulacağım tonla soru su yüzüne çıktı. Tabi bu soruların hepsiyle daha önceleri çok çok fazla haşır neşir oldum; hepimiz olmuşuzdur. Birkaçı:

Aşk ne kadar bencillik içerir, ne kadar içermelidir?
Ölme isteği ne kadar bencillik içerir?
Bir insanın ölmesini istememek ne kadar bencillik içerir?
...

Bencillikle samimiyet arasında kurduğum çok yönlü garip bir bağ var sanki ve istemeden en çok onu kurcaladım filmde.

Sonra devreleri yakınca yaktı oluyoruz.
ek: filmin en güzel sahnesi

30 Kasım 2012 Cuma

Kasım sonu Aralık başı

efsane film "Sweet November"ı "Kasım'da Aşk Başkadır" diye çeviren orjinal ecdadın torunu olarak kasımın son postunu atma takıntım beni buna zorladı...ecdad demişken son günlerde ortaya atılan ecdadımızın yaşam tarzının ekrana yanlış aktarılması tartışması altında yine birçok ülke sorunuyla Kasım'a veda ediyoruz ve Aralık'a (belki de son ayımız biraz geride 21 Aralıkla ilgili post var) giriyoruz...bi bok değişmeyecek ama bu ayın güzel şeyler getirmesini dileyim...daha yazardım da zaman azaldı..aboow 23:59 olmuş..

hoş rüya



"Ben carpe diem felsefesini çok beğeniyorum. İçinde bulunduğun anı yaşamalısın. Yarını düşünüp tasalanma şimdiden." gibi lafları çok duyuyoruz. İçeriğini bilmeden sallanmış bir deyim oluverdi bu da. Hazcı felsefe nedir, hristiyanlar bunu ne anlamlarda kullanmış, apayrı yazı konuları. Gerçi bu laf sosyal medya türememişken moda olmaya başladığı için uzun süre gündemde kaldı. Çok kişi de ekmek yedi bu işten. Hani amacım küçümsemek falan değil asla, ama, "yaşam koçluğu" gibi meslek erbablarından köşe olanlar oldu.

Ben düşünmeye çok vakti olan birinin sadece o anı düşünmesini olanaksız buluyorum. Aksine düşündüğü zaman aralığı çok genişliyor, yelpaze bebeklikten emekliliğe kadar genişliyor. İnsan düşünür abi, düşünsün. Bir dakika yalnız, konu boka saracak. Sonraya atalım bunu da.

Diyeceğim o ki, yine boşluğun bir sonucu olarak; önümüzdeki hafta uzun süredir görüşmediğim liseden bir arkadaşımın gelecek olması sebebiyle, aklıma lise anıları falan geldi. Ordan ergenlik, orta okul, ergenliğe geçiş, o ara dinlenen müzikler, arayışlar falan derken nerelere gittim şaştım.

Wheatus, Nine Days, Andreas Johnson, Juliana Theory... hepsi dinlenir arada. Hepsinin yeri vardır bizde, ama Radiohead'in bir geçiş döneminden fazlası olduğunu söylemek lazım. Bağlayamadım neyse. Bu yani.

Nice Dream / Radiohead (1995- The Bends)

28 Kasım 2012 Çarşamba

Haydi hep beraber atlıyoruz köprüden


Epeydir evdeyim. Aralıksız. Yaptığım hiç bir şey yok. Mecaz yok. Gitarın teli kopuk, 2 set aldım ikisinden de aynı tel koptu, 3.sünü almak lüks. Tamir de lüksümsü. Yatıyo yanıbaşımda sol teli olmadan.

Aylaklıkta yapılacak en iyi şey ne olabilir? Algılar çok değişik. Çok farklı eleştiriler aldım, özellikle burdaki katkı adamlarından. "olm ders çalış"tan "ooh, paso uyu"ya kadar. "dizi izle" , "kitap oku" , "çık gez amk" gibi çok şey var. Bana bunları söyleyen herkes benim onlardan daha iyi durumda olduğumu düşünüyor. Hani vakit bol, istediğini yapmak için vakit sınırsız falan. Buraya kadar sorun yok, ama ne zaman şikayet geliyor, benim içinde bulunduğum şartlara özenme, hele iç geçirme gündeme geliyor, orda düşünsel ayrılık yaşıyorum biraderlerimle (evet sadece erkekler var çevremde an itibariyle, tesadüf mü bilmem, düşünmeye değer de bulmuyorum ama burda ben bile özeniyorum kendime, ne güzel dünya lan bu.)

Geçen gün metrobüste iki ergen kızın kendi aralarında konuşurken şu ünlü kızı kıskanıp resmen nefret kustuklarına şahit oldum. Neydi adı? Şu Justin Bieber'in manitasıymış. Serena van der Woodsen mıydı neydi? Neyse, yok Justin çok yakışıklıymış, çok mutlularmış, çok zenginlermiş, Miami'de tatiller, Kanada'da kayaklar yapıyorlarmış falan filan. Normalde eleştirmem bile, sallamadan geçerim, ki öyle de yaptım, demek ki normal bir anmış o da. Ama şöyle bir şey var ki, o kızların temsil ettiği veya maalesef çok fazla miktarda insanevladı tarafından temsil edildiği zihniyet insana büyük zarar...

O Justin ve manitasının bize aksedilenin dışında yaşadığı hayatı tahmin edince çıkıyor denklem ortaya. Belirli zamanda verilmek zorunda olan pozlar, başkasının belirlediği zamanda başkasının belirlediği kiloda ve dış görünüşte olmak, başkasının belirlediği zamanda başkasının istediği yere gitmek bunların ilk aklıma gelenleri. Kaynağını bulamadım ama Justin o koreografiler için haftada 50 saat civarı vakit harcıyormuş (bana neyse sanki). Özgür mü lan bunlar diyerek boku da attım mıydı oh, aylaklık bir numero, yürü lan uğur! Manitası da benzer bir tempoda oluyor elbet. O metrobüsteki iki genç gururumuz, o kızın yerinde olsalar sadece kıskançlık krizinden kendi saçlarını yolup yerlerdi herhalde, diğer sorunlara değinmiyorum bile. Ama havaya sıkmak beleş, düşünmek paralı tabi.

...

İnsan bir şekilde kendini tamamlamış, tüm hedeflerine ulaşmış olamıyor doğası gereği. Her zaman tünelin ucunda bir ışık olduğuna inanmak da sağlıklı bir yaradılıştan ileri geldiği için; amaç mutlu olmak, mutlu hissetmekse yine doğal olarak, insan kendine objektif olmalı, samimi olmalı.

Dünya yıkılsa umurunda olmayacak bu kardeşin; sınırsız boş zamanı olduğu için, senin tabirinle, en basitinden "ballı, şanslı veya o zamanının kıymetini bilmeyen bir hödük" olsa bile, onun da kafasında bir iki tilki vardır.

Konuyu bağlayayım; misal, daha güzel, daha akıllı veya kısaca sana çok daha uygun, birlikte şu ankinden çok daha mutlu olabileceğiniz bir karşı cins vardır dünya üzerinde muhakkak, ama sen şu an başkasıyla berabersin ve o ihtimali düşünerek bu mutluluğundan vazgeçmiyorsun, ilişkini bitirmiyorsun!

Daha mutlu olmak istiyorsan ya ilişkini bitir ve samimice dünyayı arşınlayarak en mükemmel eşini ara, ya da hayatının diğer her alanında diğer mutluluklara özenmekten vazgeç. Sana diyorum dostum, sana. Adam ol!

26 Kasım 2012 Pazartesi

Eskilerden


Tahminen 97 veya 98 yaz aylarından biri. İzmir'in kavurucu sıcağında mavi önlüklerden kurtulup beyaz gömlek, kravat ve ceket kombinasyonuyla okula gidiyor olmanın verdiği haklı gururla, bir grup ergenlik öncesi 10'lu yaşların başındaki kopil, ilçelerinde volta atıyordu. Ancak aksiyonsuz geçen uzun saatlerin sonunda sıkılan çocuklardan biri (Bayram) pideciyi işaret ederek: "Biz varya, Afyon'luyuz aslında, acıyı çok severiz, ben de yiyebiliyom." dedi, yanında bu meydan okumanın altında kalamayacak biri olduğunu bilerek belki de. Zira O (hikayemizde X olarak adlandırılacak), cevabı hemen yapıştırdı: "O da bişey mi len, benim ananem gil Konya'lı, bizim salata böreğimiz var, hiç ağlamadan yiyebiliyom ben.". Arkadaşlar arasındaki manidar bakışmaları derin bir sessizlik takip ettikten sonra, sanki hepsi bir sonraki adımda ne yapılması gerektiğini adeta telepatik yollardan organize etmişçesine pideciye doğru yöneldiler.

Pideciye ulaştıklarında, bunun hayatlarının geri kalan kısmında da karşılaşacakları büyük bir sorun olacağından habersiz olarak ceplerinin boş olduğunu farkettiler. Ancak böyle bir meydan okuma havada kalmamalıydı, hiç kalmamıştı, akşama mahalledekiler bu iddianın sonucunu elbet merak ederlerdi. Dolayısıyla pideciye ait salonun dışındaki bir masaya konuşlandılar, önemli bir toplantıyı öğle yemeğine denk getiren zengin takım elbiseliler edasıyla, kısa pantolonlarının altında görünen çorapların yarattığı saflığı etrafa hissettirmeden.



Sessizlik devam ediyordu. Bayram ve X ise, Rocky Balboa ve Ivan Drago gibi birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. Günümüzde iddia hakemi olarak tabir edilen gönüllü bir eleman ayağa kalktı ve peçeteliğin yanında duran krom kase içindeki pul biberi masanın ortasına boca etti. Epey pul biber vardı masada, ancak X ve Bayram sadece meydan okumanın getirdiği baskıyı değil, memleketlerinin gururu olmanın sorumluluğunu hissederek birer kez yutkundular. Hakem kardeşimiz, serçe parmağıyla pul biber yığınını tam ortadan ikiye böldü ve kahramanlarımızın önüne doğru süpürdü. Masadaki diğer figuranlardan biri olan bendeniz, bir yandan garson abiyi keserken, diğer yandan uğultuları bastırmak için istemsizce "şşşt" diyordum yanımdakilere.

Diğer masanın pul biber kasesinden de ikinci bir çay kaşığı getirilince geriye sadece oyunun tek kuralını dile getirmek kalmıştı, bir de başlangıcı vermek. En önce bitiren kazanacaktı. Hem de ne su ne de ekmek vardı masada! Hakemin işaretiyle başlayan onur mücadelesi, henüz 30'uncu saniyesinde göz yaşları içinde devam ediyordu. Büyük ihtimalle akşamında da kanla devam edecekti evdeki alaturka tuvaletlerde. Kıpkırmızı ve çakmak çakmak olan gözler birbirine bakarken ne X, ne de Bayram geri adım atacağa benzemiyordu. Pul biberler çay kaşıklarının hücumuyla eriyordu adeta...

Derken, garson kafasını kapıdan dışarı uzattığı anda bizi görüp, gerçek yaşımızın kaç olduğunu yüzümüze vururcasına elindeki havluyu bize doğru sallayarak "Sieekterin ulen pijler" nidalarıyla koşmaya başladı. Biz figüranların gerçek dünyaya dönüp topuklarımız göte çarpa çarpa kaçmaya başlamamız çok daha erken oldu tabi. Ancak o anı slow motion yaşayan kahramanlarımız X ve Bayram'ın enselerine tokat yediklerini tahmin ediyorduk. Onlarsa bunu hayatları boyunca inkar ettiler.

Mahalleye döndüğümüzde, yusuf yusuf seslerinin dinmesinden sonra galibi belirlemek için yaptığımız münakaşaların hiç biri sonuç vermedi. Zira biz görgü tanıklarının ifadeleri en son kimin önünde daha az pul biber kaldığını tayin etmeye yetecek kadar net ve objektif olamıyordu.

Günümüzde bu belirsizlik halen devam etmekte olsa da, o günden beri kahramanlarımızdan X'in şu ifadesi kulaklarımdaki yerini koruyor: "Siz kaçarken ben son anda bi avuç daha yedim ve Bayram'ınkinden daha az kaldıydı."

Umarım Bayram da bir gün bu yazıyı okur ve gerçekler ortaya çıkar. Çünkü X'in okuduğundan eminim ve olayı Müge Anlı'ya taşımak istemiyorum :(

24 Kasım 2012 Cumartesi

kazoo


Çalma tekniği bir garip. Üflemeli bir çalgı ama üflenerek değil, gırtlaktan gelen titreşimli hava ile üst kısmındaki zarın ince hareketleri esasıyla ses çıkarıyor. Zevkli bir arkadaş. Gitarla uyumu var.

Sinan Kaynakçı'ya selamlar olsun.

edit: Takipçilerimizden gelen fax, telefon ve mailler sistemimizi çökerttiği için enstrümanın nasıl çalındığını gösteren bir video yayımlama ihtiyacı hissetik:

23 Kasım 2012 Cuma

dünyanın sonu


21 Aralık'ta neler olacağına dair çeşitli söylentiler var.....
güneş doğmayacak doğsa da bizi içine alacak aydede ölecek karadenizde dağlar denize dik olacak vs vs

önce Mayalar yazmış..Maya desen ilk etapta hamur işi ve "mayalı" içkiler dışında anlam çıkaramayacak insanlar "abi mayalar diyo var bi bokluk" modunda..

Ciddi anlamda birşey varsa söyleyin işi gücü -zaten yok- bırakalım .

Son günlerde Nasa kızdı: yok öyle birşey kimse birbirini içine almıyor diye.

şimdi Nasa bunu Dünya kaosa sürüklenmesin diye mi söyledi yoksa cidden mi birşey olmayacak bekleyip göreceğiz.. Ama kesin bişey varsa o da güneşin geç doğacağıdır (Dünya oldu olası geç doğuyor 21 Aralık en uzun gece) ama Mayalar diyo var bi bokluk...




22 Kasım 2012 Perşembe

Man Utd


Çocukluktan beri canı sıkıldığında tuttuğu takımın maçı sayesinde morali düzelen, mutluyken de yine tuttuğu takım yüzünden yerle bir olan biri olarak hayatımın şu döneminde bu maç etrafıma aksettiğimden çok daha kritikti. 'Çünkü'süne girmeyeceğim. Allah'tan korktuğum olmadı. Bunun da 'çünkü'süne girmeyeceğim.

not: foto sahibi adamımsı seralple'ye teşekkür. dolaylı yoldan da olsa bloga kattık adamı. sayılmaz mı?

Sakal uzunluğu 2 santimi aşmış Uğur / İstanbul

20 Kasım 2012 Salı

İlgilisine...


Yanlış zamanda yanlış gaz vermeyelim kimseye, ama sanki doğru demiş abla.

A Lot Like Love (2005)

18 Kasım 2012 Pazar

Ben yerim, ÖSYeMez!




Uzun zaman olmuştu hayatımızın gidişatını belirleyen ağabeylerin sınavına girmeyeli. İtiraf etmeliyim ki, sınav öncesi gerekli boşlukları doğru kodlayabilir miyim telaşı sınav stresini tabir-i caizse skib bıraktı. "Soru kitapçığı üzerine kodlanan bilgilerin sorumluluğu adaya aittir-onaylıyor musunuz?", "kodladığım bilgilerin doğru oldugunu teyit eder altına imzamı atarım" gibi ösym'nin yanlış yaptın mı siki tutarsın banane lan tarzı yaklaşımı beni öylesine gerdi ki, daha bismillah deyip başlamadan tc kimlik ve soru kitapçığı numaramı ilkokul 2ye giden velet misali tek tek 5 defa kontrol ederek doldurdum cevap kağıdına.  Üstüne üstlük soru kitapçığında eksik sayfa bulunması durumunda sınavım geçersiz sayılıyormuş! Lan matbaacı ben miyim onun mesuliyetini niye bana yüklüyorsun? Tamamen akıl fukaralığı.

Adamlar sınavda şike-usulsüzlük olaylarının önüne geçmek için olayı öylesine abartmışlar ki, soru kitapçıklarının sınıfa getirilme şeklini görseniz ağzınız açık kalır. Sanırsın Mısır piramitlerinden çok gizli bir lahiti gün yüzüne çıkarıyor pezevenkler. Zaten sınava bırak kalemi silgiyi, ev anahtarını bile götüremiyorsun. Anahtarla şike yapılabilme ihtimalini de oldukça düşündüm ama işin içinden çıkamadım ya neyse. Bu arada sabah minibüsteyken farkettim ki kol saatimi çıkarmamışım. Ben de içimden nasılsa bişey olmaz hesap makineli değilki diye teselli buluyordum kendime. Girişteki görevliler atarlanırsa da "ne var kardeşim alt tarafı kol saati, hesap makinesi mi ki almıyorsunuz" diye triplere bürünüp kendimi o anda haklı çıkarmanın ve etraftaki kızlara "çocuktaki şekle gel" tarzı imaj bırakabilmenin hesabını yapıyordum. Ta ki herşey kapıdaki biçimsiz polisin "içeriye saat alamıyoruz gidin dışarıya bırakın öyle gelin" diye tersleyip "haa öyle miydi, peki abi" cevabını verene kadar olduğunu idrak edene kadarmış o zaman anladım. Yalnız başıma gelmişim, etrafımda saat emanet edebileceğim tipi düzgün bi tane eleman yok. Bırak saati adamın donunu alıyorlarken hele bu devirde durum oldukça vahimdi. Ben de fakülte binasının arkasını dolaşıp yapraklarla dolu bir toprağa saati soteledim. Sınıfa girene kadar da bildiğim bütün duaları okudum çakalın biri hacılamaz inşallah diye.. Sınav öncesi uğraştığımız şeylere bak. 

Bu arada o kadar yazdık ama bahsetmemişiz. KPDS idi girdiğim sınav. Farkettim ki gerçekten biraz üzerinde durulsa yapılmayacak sınav değilmiş. İlk defa girdim, ortamı bi soludum. Puan ne olursa olsun önemli olan yarışmaktı benim için. Sınav öncesi 80 soruya 180dk. süre vermelerini "ahahaa salaklara bak hayvan gibi zaman vermişler bi de" diye götümle gülerken, 180. dakikada son 5 soruyu yetiştiremediğimden dolayı sallamasyon yapmam haricinde bir sıkıntı yoktu. Ota boka gülmemek gerekiyormuş bir kez daha anladık böylece.










17 Kasım 2012 Cumartesi

Tesadüf

Zaten herşey karışık karmaşık..zor bir dönem..Biraz kafa dağılsın diye kitap karıştırayım dedim.ha kitapta fotoğrafçılıkla alakalı.insan fotoğrafçılıkla alakalı bir kitabın girişine neden böyle söz koyar ki dedim. Ama kitabı yazan hocamız 64 doğumlu..94 de güzel sanatlardan mezun olmuş.30 yaşında yani..26 da oraya girdiğini düşünürsek uzun yıllar nelerle uğraştı kimbilir..

23 yaşında doktor olmuş ama hala bi baltaya sap olamamış birşeyleri kovalamaktan yorulmuş bizler için direkt bir mesaj. Aramızda kısmende olsa kendi yolunu çizenlerin değerini bilmesi çizmeye çalışanların ilham alması gereken bir söz bence.

Kitap: Dijital Fotoğrafta Yaratıcı Teknikler - Prof. Dr. Özer Kanburoğlu

hırsız var


Lise hazırlık. Sene 2000. Reading room denen yer var, kimlik bırakıp ödünç kitap alınabiliyor. Ben nasıl yaptıysam, çalmışım. Kardeşimin kitaplığından çıktı. Sherlock Holmes serisine ait bir kitap.

Nazlı Ildız adlı arkadaşın olduğu belli. Kız da zaten canı sıkıldıkça kitaba kendini tanıtmış. Ama kitabın ona ait olduğunu anlamamıza yetmemiş 4 kez yazması, zira hacılamışız affetmeden. Belki de notları görünce bu kız sökmüş İngilizce'yi, biz götürelim eve de, okuyup öğrenelim demişiz. Notlar 80-90. Helal.

Yalnız bir öğretmen neden bir öğrencisine "bu hikaye kitabının hepsini oku ve özet geç piç" der anlamam. Bırak lan, çocuk okuyup keyif alsın. Tabi Nazlı'nın bunu kendi kendine görev edinme ihtimali de var ki, oralara girmek istemiyorum. Çünkü akıl hastanelerinde internetten blogger'a erişim varmış diye duydum.

Okuyorsan bunları, gel Nazlı yarın evlenek!

15 Kasım 2012 Perşembe

O an vol.1



Elindeki paranın 1.000.000 (Bir Milyon TL) olduğunu öğrenen küçük kızın şaşkınlığı..Nerden bilsin soldaki sıfırlar kadar sağdakilerinde anlamını yitirdiğini..

huzur


lan betweenthebars sen bunu sürebiliyon mu?

house of sand and fog


Bir şeyi istersin, ararsın, bulamazsın ama aklından çıktığı anda denk gelir ayağının dibine düşer ya. Bu benim için öyle değil. Bu filmi hiç aramadan tesadüfen cnbc-e'de denk gelip izledim. Öyle güzel bir oyunculuk ve duygu ile karşılaştım ki, gece 3'te kalkıp tekrarını izledim... Ki ben uyurum yani film izlerken, kalite ayırmaksızın.

itiraf: Bu hatunu nerden hatırlıyorum, dedim film boyunca. Meğer Jennifer Connelly'miş, bizim John Nash'in karısı lan.

Dam üstünde saksağan...


Odamda uslu uslu bilgisayarımı açıp ders çalışıyordum. Her şey gayet normal ve olması gerektiği gibi başlamıştı halbuki. Çayımı da almışım ohh mis derken arada ne var ne yok diye haberlere bakayım dedim. Bakmaz olaydım. Bu nedir abi? Bu memleket bu kadar mı ucuz, başıboş, işgüzar insanlarla dolu. Bu insanlara prim vere vere gelinen noktaya bakar mısın. Adam Terim-Mourinho arasında bir yerdeyim diyo. Vay vay vayy! Survivor'dan yediği rantı çabuk tüketti anlaşılan ki prim yapmayınca ne yapacağını şaşırmış bizim nihat. Peki buna "özgüven(!)" sıfatını yakıştırana ne demeli? Aslında haberin başlığı şöyle olacakmış: "Bi sike sap olamayan çakma filozof Nihat gene milleti güldürdü." dua etsin rtük var da adamlar üsturuplu yazmak zorundalar. 

Bir de bizim Nihat aforizmalarına devam etmiş. Neymiş efendim tüpçüden federasyon başkanı oluyorsa şarkıcıdan da teknik direktör olurmuş. Hay senin ben.. Tüpçüden zerre hazzetmesem de bu adamın bu lafı karşısında benim ruhum tüpçünün ruhu önünde diz çöker tövbe eder amk. Teknik direktörlük bu kadar kolaysa gidelim biz de alalım cebimizde dursun yarın öbürgün Alkolik Bilbao belediyespor diye bi kulüp kurar başına geçer kafaları çekeriz. 

Son olarak seni Allah'a havale etmekten başka söyleyecek söz bulamıyorum Nihat. Ama bizim millete müstehak. Böyle göte böyle tarak..






12 Kasım 2012 Pazartesi

Beşiktaş seninle ölmeye geldik


İnönü stadı gerçekten lokalizasyon olarak müthiş bir yerde. Taraftarlar bu konuda ne kadar şanslı olduğunu bilmeli. 18:10'da Bostancı'da evdeydim, 19:10'da tribündeydim. Alışmışım tabi bir maç için haftalar öncesinden senaryolar yazmaya, hesap kitap yapmaya, çok lüks geldi son dakikada eurtsheykır'ın kardeşi sayesinde stada girmek. Hiç kısmet olmamıştı, İnönü'yü de görmüş oldum. Hem de çok sevimli ve hoş bir aile ile tanıştım. Bir aile 400km öteden takımın maçına geliyor formaları giyip. 5 sene önceki bana hayal kur desen böyle bir aileye sahip olmak belki de en üstteki hayalim olurdu. Benim düşüncelerimin değişmesi bile, tablonun gözümdeki güzelliğine gölge düşüremedi.

Viggo Mortensen, Beşitaş'ta kaldığı otelden stadı görüp can sıkıntısından yürüyerek 3 haftadır Beşiktaş maçına geliyormuş. Hem de öyle bireysel, kapalının ortasına giriyormuş. Helal. Tribünü seven adamı her zaman kan çeker zaten.

Maç keyifliydi. Sevmediğim Bursa'ya yönelik tezahüratlar yapmak hoştu. Keşke deplasman tribünü de olsa demeden geçemeyeceğim. Mevzu derin ama hem güvenlik önlemi alamayacağını kabul eden valilik, hem de tribün teröristlerine laneti buradan yolluyorum.

Maç çıkışı Dolmabahçe'den Gayrettepe'ye yürüyüş, mp3 çalar ile telepatik iletişim sayesinde doğru yerde, doğru zamanda yüzlerce parça içinden rastgele çalan doğru parçalar ile mod değişiklikleri...

Aylar önce, bir hafta boyunca her gün o Barbaros yokuşundan inip çıkmıştım çok garip duygularla. Yine o çıkışların birinde aldığım telefonun hayatımda yarattığı etki halen devam ediyor. Duygunun tarifi zor, beni nereye sürüklediği bir tez konusu, ileride "vay ulan" deme ihtimali çok, duyguyu anlatmaya kalksam ortaya çıkacak kompozisyonla makara yapacak olan ilk ben olurum, sonra da şu katkı adamları. Ama yazarım bir gün inşallah. "O sular da bi temizlenmedi ki be amk."

E sen Galatasaraylı'sın bu başlık nedir aga? diyen olur. Olm bi dost kazandım maçta. Barkın. Beşiktaş gol atınca omzuma çıktı. Gollerin devamı geldikçe orada kalsın istedik. Ama bacağı uyuştu, totem bir yere kadar, inmek zorunda kaldı. Bense yine de Beşiktaş yensin istedim. Barkın, biletini bana verip babasının kucağında girdiği için değil ulan, dünya tatlısı çocuğun, o kadar mesafe gelip tribünde tezahürat yaptıktan sonra yaşayacağı galibiyet sevinci o an diğer şeyleri önemsizleştirdiği için!

10 Kasım 2012 Cumartesi

Demirden korksak uçağa binmezdik



        Eskiden de takip ediyordum ama işin içine girince daha çok izlemeye başladım bu belgeseli. Bilenler bilir. National Geographic'te yayınlanan uçak kazası raporları serisi belki de kanalın en popüler serilerinden biridir. 

Uçuş fobisi olanlar ve havacılığa bir şekilde meraklı insanlar için en iyi korku-gerilim filmidir kanımca. Adamın 11 saatlik New York-İstanbul seferi öncesi şu belgeseli izlediğini düşünsene! Bir de uçakla arası pek iyi olmayıp en ufak bir sallantıda hemen Allah'ın sevgili kulu olanlarını? Uçak sarsıntısı deyip geçme. Başka hangi sarsıntı ateistlere islamın 5 şartını da ışık hızında kabul ettirebilir? Güzel bir söz vardı aklıma gelmişken söyleyeyim; komünizm parayı bulana kadar, feminizm kocayı bulana kadar, ateizm de uçak düşene kadardır diye. Adamdan kan alırlar valla. (damardan değil)

Neyse konu başka yere kaydı ama koca Boeing'e küçücük bir böceğin bir parçaya yuva yaptığı için düştüğünü görünce insan kaderci olmasa da oluyor usta. Ya da uçuş öncesi 2 civatayı yanlış takmak 200 yolcunun kaderini değiştirebiliyor. 

Sonunu nasıl bağlarım diye düşünedururken aç izle işte tavsiye ediyorum bu kadar. Saat kaç olmuş bu saatte üşenmeyip sen okuyasın diye mesai yapıyorum, bir de oldu mu diye kıçımı yırtamam. Haydi iyi geceler.






8 Kasım 2012 Perşembe

Sahibindenbook Gittigidiyowittr


Gecen sosyal ortamlarda fenomen olarak tabir ettigimiz seviyede olan bir feno arkadasla muhabbet sirasinda girisimci ve cakal liseli unili genclere yeni bir kapi bulduk.ileri derecede cakallik ve marjinal bir ortam yapma hava atma kiz ayarlama kapisi olabilir..birkac basamakta olusturulacak en az facebook twitter vb. cakma profilleri kadar cakma onlardan daha etkin bir hava yaratma alani bulmus olabiliriz.bunu burda anlatacam ama zaten o tayfa burayi okumayacagi icin rahatiz ahahha..neyse, smdi; oncelikle sahibinden.com da bir profil aciyoruz. nasil oha? bi dk dur anlatacaz.. profile profil picture olarak facebookumuzdan bi pp atiyoruz hemen..isimler falan 10 numara yazili..kisisel bilgiler tabiki fotografci muzisyen gezi rehberi modaci falan..en azindan guzel sanatlar uni. ogrencisi yada uluslar arasi iliskiler olmadi isletme.. Bu yapildigi anda basamak bir tamam..(ha gidipte meslege salak gibi doktorum pilotum kaptanim avukatim falan yazmayin..oyleyseniz bile yazmayin cunku anlatacagim olusacak olan profille bir baglantisi olmayacagi icin direk cakozlarlar durumu.doktorsaniz mesela isletme muhendisi falan yazim daha cok gideri olur.)

Neyse bu profil olayi heryerde var zaten. onemli kisim su..satiliga cikardigimiz nesneler.artik yaratmak istedigimiz havaya gore secmeye baslamak lazim..oncelikle 40-50 bin tl lik bi  araba ilani daha ust modelini almak icin aciklamasiyla 1. siradan konmali..sonra mesela ben olsam bir kac eski turk sinemasi afisi boyle guzel duygusal filmlerden resimlerini bulup onlardanda koyarim.ruzgar gibi gecti yaz aski gibi hollywood filmlerindende olabilir. smdi noldu? para var duygusaliz romantigiz nostaljigiz..gayet iyi..sonra yavru kopegimize kedimize sahip olacak birini arayabiliriz.sahibindenin sahiplendirme bolumu var gayet basarili bu konuda.ordanda tatli hayvan resimlerini koydukmu ucretisiz bir sekilde sahip aramamiz bizi sevdigine onem veren parada gozu olmayan klansmanina da sokar.bunlara ek olarak direkt olarak kizlarin ilgilenecegi turden ama sizi cakma urun veya amerikadan biseyler getirp satan esnaf durumuna sokmayacak urunler konabilir.buda ilana kiz cekmenizi saglar.bu basliklar altinda konulack benzer ilanlar ile maksimum verim alinabilir.sonra ilanlarla ilgilenecek populasyonada bakin bakalim nasil oluyor..ahahaha bence bu fikir cok serefsizce oldu ama deneyecek olan olmali.

yok lan kimse denemesin manyakmisiniz, liselimisiniz?? 

sheykir: espriyi sana biraktim ;)

7 Kasım 2012 Çarşamba

Mozart'ın suçu ne? sezon 1 bölüm 1


Allah Mozart'ın cezasini verdi.

linkleri yazıdan once paylasayım da kimseyi etkilemeyeyim.



     Turkish rap star ceza covered mozart's turkish march. oh shit wtf?

umarım ecnebi basın boyle bir haber yapmaz sağda solda. evet rapstarımız hiphop
yıldızımız yeni projesiyle "yamyam style" "nettin gari lo" segmentinde bir calismaya imza atmış. korkuyla karışık bi duyguyla youtube'da arattim. korkmakta haklı olmak acıyı hafifletmedi.

ben hızlı sarkı soyleyebiliyorum, hızlı konuşabiliyorum ozguveni altında ilerleyen ceza, herhalde produktorlerle bakıp "lan beat de yapamaz olduk, hazir bir şey lazım bize" derken ampul yanmış. şarkının Turklükle Turkiye'yle de bi alakasi olduğunu sanmayın.. öyle yani random style..

neyse cok ezdim galiba ama bence bu.. zıt düşüncesi olan yorum gömsün tartışalım..

not: telefondan yazdigim icin hatalari gormezden gelin artik.

bugün değil


bugün bürüneceğin şu tip için sadece bu blogda beni çarmıha gerecek 4 kişi var. o koymaz da, resmi siteden CL müziğini duyamamak koyar ocakta.


o yüzden; lütfen burak'cığım, bugün değil.

6 Kasım 2012 Salı

Rain makes everything better



       Benim havam geldi sonunda.. Kasım yağmuru (hemen akla gelmişken Guns N' Roses-November Rain buyrun:http://youtu.be/8SbUC-UaAxE ), kapalı gri bir gökyüzü ve yağmurla yıkanmış camlar, yüzler, sokaklar.. Tabi ki erkenden kararan bir gün. Öyle ki artık sabahtan sonra öğlen olmuyor direkt akşama geçiveriyoruz. Ama ben seviyorum her şeye rağmen. İçim mi kararmış bilmem ama gelmesin yaz falan. Şu sonbahar ve kışı sindire sindire kulağımda details in the fabric veya go slowly gibi pessimistic playlistimi açarak, sokak lambalarının altında yürüyüp kendi filmimi oynamak gibi şekillere bürünüveririm gerekli gereksiz. Bana göre hiçbir şey yağmurun altında tatlı tatlı ıslanmanın huzurunu veremez.

 O yüzden başlıkta da yazdığım gibi: "rain makes everything better".

yok

kaç gündür bi uyanıyorum;

evde kimse, ses soluk yok. istanbul'un kasvet havası sarmış etrafı. zaten beynim akmış gitmiş sümkürürken. kafam çalışmıyor. ne yapsam diye düşünemiyorum bile.

akılda bulunsun, her şey testere izlemek veya uzun uzun koşmak için müsait yani. freerunning, planör veya atv sürmek de iyi olabilirdi gerçi.



lan betweenthebars, bunu sürebiliyon mu sen?

5 Kasım 2012 Pazartesi

umumi ruh ve sinir hast. hastanesi




               belki de günün en stresli zamanlarıdır ulaşım...hele ki toplu taşımaysa olay..
evden kaçta çıkacam? orda ne kadar beklicem? yol ne kadar sürecek? otobüs boş mu olacak dolu mu? gibi sorularla kafanız dolu bir şekilde durağa -sizin gibi kafasında bu tip sorular olan şizofren dinlenme yerine- gidersiniz.. bu döngüyü günde 2 kez yaşamanıza (ayda yaklaşık 60 kez) rağmen durağa gidince o soruların anlamsızlaştığını (tek biri hariç), onun yerine yaşadığınız müthiş psikolojik baskıyı hissedersiniz.. artık yavaş hareketlerle yer kapma savaşı, göz göze gelmeme çabası, "aman bu benim götü mü kesti?" "bu kız bana mı yazıyo <3" "ne bakıyo bu dingil" gibi düşünceler başlamıştır...aslında bunu en iyi özetleyen resimlerden biri yukarıdadır...kimisi kafasını gömüp kimisi otobüsün geliş güzergahına gözünü dikerek sağı solu siklememe peşinde; otobüs güzergahı görüş alanı üzerindeki kişi kafasını 1 derece bile sağa çevirmeye imtina eder şekildedir..işte tam bu anda anlamsızlaşmayan tek soru hayatınızdaki en anlamlı şey olur: Bu otobüs ne zaman gelecek amk!?... üfflemeler püfflemeler iç çekmeler... bu gerginlik herkesin otobüse binmesiyle son bulur (binerken de o ona omuz koyar birileri çatalı gizleme peşinde götü kollar vs)..
              kısaca orada yaşadığımız duygu durum her ne kadar şizofreniye uysa da bu bizi dinç tutarak güne hazır olmamızı sağlar..toplu taşımayı önemseyin ve kullanın aha buraya bağlayacaktım.



Sümük değil mukus. e-mukus.. Ne musluğu amk!



          Adettendir, öncelikle hoşgeldik sonra da hoşbulduk efendim. Grubun en işe yaramaz, obsesif, bir baltaya sap olmaya çalışırken kendi sapını baltalayan adamın yazısını okumaktasın. Evet, adam olunsun. Neden? Biz bile ne bok olduğumuzu idrak edememişken senden böyle bir şey talep etmeye hakkımızın olmadığının pek ala farkındayız. Ama gene olunsa iyi olur. Dikkatinizi çekerim "ol" değil "olun" değil "olunsun".. O kadar da kibarız. Yüklemlerimiz bile "kibar-ettirgenlik" gibi yepyeni bir türev içerir. Siktiriniz gibi mesela. Yani siktir git ama bana gönül koyma yoksa belanı skerimin kibarcası. Hem ettirgenlik var, hem de kibarlık. Daha ne olsun.. Bu arada bloğun adı neden e-mukus diye çokça soru aldık (at yalanı sikeyim inananı). Cevabı çok basit; bizler burnundan fikir üretenlerin neferiyiz. Baktık ki bunca zaman beynimizden sıçtık bir bok olmadı, bu sefer de burnumuzdan mukuslayalım dedik. E-mukus, elektronik ortamda saçmalayanların platformu. All rights reserved.

 (Copy-paste yapıp izinsiz paylaşanın kız arkadaşıyla konuşurken sümüğü aksın)

Algı


Başıma gelen olay, şekilde gösterildiği gibi gerçekleşmiştir. Yalan yok.



Şimdi bu pozisyonda ben sadece soluma bakarak karşıdan karşıya geçiyordum. Çünkü kurala göre bir arabanın sağımdan gelmesi yasak. Bana da yeşil yanıyor. Ama ben kulaklık takılı diye arabanın kornasını son anda farkettim ve ezilmekten kurtuldum. Hoş 30'la falan geliyordu yavşak.

İşin ilginci karşıya geçtiğimde sağıma bakmadığım için amcadan azar yememdi. Neymiş, şoföre güvenemezmişim, sağıma da bakmam şartmış. Bu ne lan? "Arabadakine niye atarlanmadın, herif ters yönde dede pipisi?" diyemedim tabi. Neyse dedim, geçtim. Ama eminim ki, o arabayı ben sürüyo olsaydım, o amca veya yerine bakan başkası, yine beni fırçalardı. Hep böyle oldu yani bana.

...

Geçen gün pentagram hayranı bir arkadaşla konuştum. Adam tüm gruptan imza almış, bateristten alamamış. Ben zaten pentagram dinlemiyorum diye yeterince aptal ilan edilmişken, bir de birkaç yıl önce rock the nations için bilet satılan dükkanda bir adamla bir saat sohbet ettiğimizi, U.D.O. dinlediğimizi, adamın pentagramın bateristi olduğunu sonradan öğrendiğimi söyleyince dünyanın en rezil ve gereksiz adamı oldum tabi. Aynı adamın Steve Vai konserine vip davetiyesi olup da gitmediğini hatırlatırken yazıya son vereyim:

Algısına sıçayım. kısmete bak.

4 Kasım 2012 Pazar

mücadeleden hiç vazgeçmedik



                                                   

aha da biz!

topluma yararlı olmak isterken olamayan ne kadar insan varsa, halimizden onlar anlar. bunu tersine çevirmeli miyiz, onu düşünüyoruz.